Filistin bir devlet degildir. Ancak, Islam cografyasinin önemli bir toprak parçasidir. Ayrica Filistin özellikle ülkemizde çok az bilinmekte ve yanlis taninmaktadir. Çagdas emperyalizmin hizmetindeki basin yayin organlari, Filistin topraklarinin önemli bir kismini "Israil" olarak tanittigindan Islami camiada da Filistin'in neresi oldugu tam ve net olarak bilinmiyor. Oysa o bölgede "Israil" diye bir toprak parçasi yoktur. Israil, siyonistlerin kurmus oldugu bir isgal devletidir ve 1099-1187 arasinda devam eden haçli isgalinden farkli degildir. Sonunun da farkli olmayacagini Yüce Kur'an haber vermektedir.
Bunun yani sira Filistin sadece özerk yönetimin kontrolüne verilen topraklardan ibaret degil, siyonistlerin isgalindeki topraklarla birlikte bir bütündür. Ama bugün statü itibariyle Filistin topraklari üç parçaya ayrilmistir: Birincisi: BM kararlarinda "Israil" olarak gösterilen ve 1948'de isgal edilmis bölge. Toplam 20 bin km2'den ibaret olan bu bölge Bati Kudüs'ü de içine alir. Ancak Israil, Mescidi Aksa'nin bulundugu Dogu Kudüs'ü de bu bölgeye ilhak etmistir. Isgal devleti bu bölgenin etrafina çizdigi siniri "yesil hat" olarak adlandirir. Filistin halki arasinda da bu bölge "1948'de isgal edilmis topraklar" kisaca "1948 topraklari" diye zikredilir. Ikincisi: Siyonistlerin 1967'de isgal ettikleri ve "yesil hat"tin disinda kalan ancak özerk yönetimin kontrolüne vermemis olduklari bölgelerdir. Bu statüdeki topraklar Gazze'de ve Bati Yaka bölgesinde yer almaktadir. Üçüncüsü: Özerk yönetime verilmis topraklardir. Bu topraklar da yine Gazze ve Bati Yaka'da yer alir. Ikinci ve üçüncü statüye giren topraklarin toplami 8 bin km2 civarindadir.
Filistin'le ilgili önemli bir nokta da sudur: Bu konu bir dava olarak sikça gündeme getirilse de Türkiye'deki Islami camiada bile Filistin çok az taninmaktadir. Bu yüzden Filistin'in net olarak neresi oldugu bile bilinmiyor. Bazilari da Filistin'in sadece Kudüs, Bati Yaka ve Gazze'den ibaret oldugunu isgalci siyonistlerin de buralari isgal ettiklerini saniyorlar.
Biz de bu sayimizda Filistin'i genel olarak tanitmayi uygun gördük. Ancak bilgileri degerlendirirken Filistin topraklarinin yukarida belirttigimiz statülerini göz önünde bulundurmamiz gerekiyor.
Yüzölçümü: 28.220 km2 (20,000 km2'lik kismi "yesil hat" içinde, kalan kismi bu hattin disinda yer almaktadir. "Yesil hat" içinde kalan bölge BM kararlarinda "Israil" olarak gösterilen bölgedir.
Nüfusu: 8 milyon 500 bin (2000 tahmini). Bu nüfusun 6 milyonu "yesil hat" içindeki bölgede, 1 milyonu Gazze'de, 1 milyon 500 bini Bati Yaka bölgesinde yasamaktadir. "Yesil hat" içindeki nüfusun yaklasik 1 milyonu Filistinli kalani yahudidir. "Yesil hat" içinde yasayan Filistinlilere "Israil vatandasi" sifati ve "Israil" kimligi verilmektedir. Gazze'deki yahudi yerlesim birimlerinde 5-6 bin kadar yahudi yasamaktadir. Kalan nüfusun tamami Müslümandir. Bati Yaka'daki yahudi yerlesim merkezlerinde 150 bin civarinda yahudi yasamaktadir. Kalani Filistinlidir. Filistinlilerin % 5'i hiristiyan, % 95'i Müslümandir. Nüfusun % 87'si sehirlerde yasamaktadir.
Km2 basina düsen insan sayisi: Genel ortalama: 300.
Ancak nüfus yogunlugu konusunda bölgeler arasinda büyük bir dengesizlik mevcuttur. Gazze'nin alani 400 km2 kadar oldugundan bu bölgede km2 basina düsen insan sayisi 2500'ü bulmaktadir. Bu bölgedeki nüfus yogunlugunun bu kadar fazla olmasinin sebebi 1948'de isgal edilmis topraklardaki Filistinlilerin birçogunun bu bölgeye göç etmeye zorlanmis olmasidir. Bu yüzden Gazze'deki nüfusun üçte ikisi mülteci kamplarinda yasamaktadir. Bati Yaka bölgesinde nüfus yogunlugu 200 civarindadir. "Yesil hat" içinde kalan bölgenin yaklasik 12 bin km2'lik bölümünü Nakab ve Eylat çölleri olusturur ve bu bölgelerde nüfus yogunlugu oldukça düsüktür. Bu yüzden bu topraklardaki 6 milyon nüfusun büyük çogunlugu 8 bin km2'lik alana yayilmistir. Dolayisiyla bu bölgede de ortalama nüfus yogunlugu 700 civarindadir.
Nüfus artis hizi: Genel ortalama: % 3.7
Yahudiler arasindaki dogal nüfus artis hizi % 2'nin altindadir. Yahudilerin nüfuslarinin artmasinin sebebi dünyanin degisik ülkelerindeki yahudi azinliklarin isgal altindaki Filistin topraklarina nakledilmesidir. Filistinlilerde ise dogal nüfus artis hizi Gazze'de % 4,3, Bati Yaka'da % 3,5 civarindadir.
Etnik yapi: 1948'de isgal edilmis olan topraklarda yasayanlarin % 82'si yahudi, % 18'i Filistinlidir. 1967'de isgal edilmis olan Bati Yaka'da ise nüfusun % 90'ini Filistinliler, % 10'unu yahudiler olusturur. (Dogu Kudüs'teki nüfus bu oranlamanin disindadir.) Filistinlilerin tamamina yakini Araptir, az sayida Çerkez vardir. Dünyanin degisik yörelerinden getirtilen yahudiler sürekli yenileri insa edilen yahudi yerlesim merkezlerine yerlestirildiginden, Filistinliler de göçe zorlandigindan etnik yogunluk devamli yahudilerin lehine degismektedir. Örnegin 1993'te "yesil hat" içinde kalan bölgede Filistinlilerin orani % 21'di. Bugün bu oran yaklasik % 18'e düstü.
Dil: Yahudiler Ibranice, Filistinliler Arapça konusur
Din: "Yesil hat" içindeki topraklarda yasayanlarin % 82'si yahudi, % 5'i hiristiyan, % 11'i Müslümandir. 1967'de isgal edilmis olan Dogu Kudüs ve Bati Yaka bölgelerinde ise nüfusun % 76'si Müslüman, % 17.5'i yahudi, yaklasik % 5.5'i hiristiyan, kalani da diger dinlere mensuptur. Müslümanlarin geneli sünni ve safiidir. Gazze'de 5-6 bin civarinda yahudi bulunmaktadir, kalan nüfus Müslümandir.
Cografi durumu: Ortadogu bölgesinde bulunan Filistin topraklari güneyden Lübnan, güneydogudan Suriye, dogudan Ürdün, kuzeyden Kizildeniz'in Akabe Körfezi, kuzeybatidan Misir, batidan Akdeniz ile çevrilidir. En önemli akarsulari Seria Nehri olarak da adlandirilan Ürdün Nehri'yle Yermük Nehri'dir. Israil isgali altindaki Filistin topraklariyla Ürdün topraklari arasinda sinir olusturan Ürdün irmaginin dogusu Dogu Yaka, batisi Bati Yaka olarak adlandirilir. Her iki yaka da tarima elverisli düzlüklerden olusmaktadir. Ürdün Irmagi batisi isgal altinda, dogusu Ürdün'ün elinde olan Lut gölüne akar. Ölü Deniz olarak da adlandirilan Lut gölü tuz ve fosfat bakimindan zengindir.
Yönetim sekli: Bugünkü Filistin topraklarinin üzerindeki yönetim bir siyonist isgal yönetimidir. Gazze ve Bati Yaka'nin bir bölümünde kurdurulan özerk yönetim ise isgal yönetimine bagli bir yerel yönetim niteligindedir. Özerk yönetim Gazze'nin yahudi yerlesim merkezlerinin disinda kalan kisminin tamaminda, Bati Yaka'nin ise sekiz vilayet merkeziyle kirsal bölgesinin bir kisminda söz sahibidir. Ancak vilayet merkezlerinden el-Halil'in % 20'lik kismi isgal yönetiminin kontrolüne birakilmistir. En son anlasmalarla birlikte verilen de dahil olmak üzere Bati Yaka bölgesinde özerk yönetimin kontrolüne verilen topraklar bu bölgenin % 41'ine tekabül etmektedir. Ancak bu topraklar bir bütünlük arz etmez. Birbirinden ayrilmis gettolar seklindedir. Dolayisiyla Filistinliler özerk yönetimin kontrolündeki bir bölgeden diger bölgeye geçerken dört ayri kontrol noktasindan geçmek zorunda kaliyorlar. Bunlardan ikisi özerk yönetimin ikisi de isgalci siyonistlerin kontrol noktalaridir. Özerk yönetim dis islerinde tamamen isgal yönetimine baglidir. Emniyet güçlerini sadece Filistinlilere karsi kullanma hakkina sahiptir. Örnegin kendi kontrolündeki bölgelere yahudi yerlesimciler girseler bile onlara karsi güvenlik güçlerini kullanma yetkisi yoktur. Bu bölgede oturan yahudi yerlesimcilere karsi özerk yönetime bagli emniyet güçlerinin kullanilmamasi imzalanan anlasmalarda sarta baglanmistir. Özerk yönetim ayni zamanda despotik bir baski rejimi sifati almistir. Filistinlilere baski ve zulümde isgalci siyonistlerden geri kalmamaktadir.
Tarihi: Filistin birçok peygamberin yasamis oldugu bir beldedir. Kur'an-i Kerim'de de bu topraklarin kutsal kilindigi ifade edilmektedir. Filistin topraklarinin peygamberler diyari olmasi bu topraklarin vahye dayanan bütün dinlerde kutsal sayilmasini ve kendisine özel bir deger verilmesini saglamistir. Vahye dayanan dinlerin sonuncusu olan Islâm da bu topraklara ayri bir deger vermistir. Kudüs'teki Mescidi Aksa da Müslümanlarin ilk kibleleri olmustu. Dolayisiyla Kudüs ve Mescidi Aksa Müslümanlar için bu açidan da ayri bir deger tasir.
Kudüs'ün ve Filistin topraklarinin Islâm açisindan tasidigi deger ve kudsiyet dolayisiyla Medine'de kurulan Islâm devletinin kuzeye dogru sinirlarinin genislemesiyle birlikte Müslümanlar Filistin topraklarina yöneldiler. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Filistin üzerine M. 633'te iki küçük birlik gönderdi. Bu birlikler önemli basarilar gösterdiler. Daha sonra 634'te Islâm ordusunun Remle yakinlarinda Bizans ordusuna karsi kazandigi zaferle Kudüs disindaki bütün Filistin topraklari fethedildi. Kudüs'ün fethi ise 638'de ikinci halife Hz. Ömer (r.a.) döneminde gerçeklesti. Bu fetihten sonra Kudüs ve çevresi 1099'a kadar sürekli Müslümanlarin hâkimiyetinde kaldi. 1099'da haçli ordularinin kirk gün süren siddetli kusatmalari sonunda bu kutsal belde hiristiyanlarin eline geçti. Haçlilar Kudüs'ü isgal ettikten sonra bir hafta süreyle sehirde katliam gerçeklestirdiler. Bu katliamda Müslümanlardan yetmis bin kisi öldürüldü. Haçli isgali 88 yil sürdü. Bu isgale 1187 yilinda Salahuddin-i Eyyubi son verdi. Haçlilarin Kudüs üzerindeki ikinci hâkimiyetleri, bir ara Misir hükümdarligi yapan Isa el-Kâmil'in 1243'te Kudüs'ü, kendisine ve kardesine yardimci olan Bizans imparatoruna hediye etmesiyle gerçeklesti. Ancak bu hediye olayinin üzerinden birkaç ay geçmeden Müslümanlar, Necmeddin el-Eyyubi'nin komutasinda Kudüs'ü geri almayi basardilar.
Yavuz Sultan Selim'in 1516'da gerçeklestirdigi Misir seferi sonrasinda Kudüs ve Filistin, Osmanli devletine baglandi. 1918 Ingiliz isgaline kadar da Osmanli yönetiminde kaldi. Ingilizlerin 1918'de Filistin topraklarini isgal etmeleri zamanin Mekke serifi ve bugünkü Ürdün kralliginin kurucusu Serif Hüseyin'in yardimiyla oldu. Ingiliz disisleri bakani Artur Belfur tarafindan 1917'de Filistin topraklari üzerinde bir yahudi devleti kurdurulacagi yolunda bir deklarasyon yayinlandi. Çok geçmeden Ingilizler Filistin topraklarini isgal ettiler. Ingiliz isgali 24 Temmuz 1922 tarihinde bugünkü Birlesmis Milletler konumunda olan Milletler Cemiyeti tarafindan onaylandi ve Filistin topraklari resmen Ingilizlerin vesayetine verildi.
Ingiliz isgalinden sonra yahudilerin Filistin topraklarina göçü de hizlandi. Isgal yönetimi yahudilerin bu topraklara yerlesebilmeleri için her türlü imkâni hazirliyordu. Bunun yani sira isgalle birlikte katliamlar, sürgünler ve haksizliklar da basladi. Ingiliz isgalciler bir yandan Müslümanlari öldürerek mülklerini ellerinden alirken diger yandan yahudilerin bu topraklardan mülk edinmelerini ve yerlesmelerini kolaylastiriyorlardi. Filistinli Müslümanlar isgal yönetimine ve yahudi göçüne karsi mücadele ettiler. Bu dogrultuda zaman zaman ayaklanmalar gerçeklestirildi. Filistinliler mücadelelerini organize için örgütler de kurdular. Yahudi göçüne karsi gerçeklestirilen en genis çapli hareket 15 Nisan 1936'da Kudüs müftüsü Emin el-Huseyni'nin öncülügünde baslatilan genel grevdir. Alti ay süren grevden sonra yahudi göçünü durdurma sözü veren Ingilizler daha sonra sözlerinden döndüler. Grevde öncülük edenleri de ya öldürdü, ya sürgün etti, ya da hapse attilar.
Ingiliz isgalinin ilk dönemlerinde yahudilere saglanan bütün kolayliklara ve uluslararasi siyonist teskilatlarinin bütün tesviklerine ragmen yine de yahudi göçü istenen düzeyde olmadi. Öyle ki 1918'le 1933 arasinda Filistin topraklarina göç eden yahudi göçmen sayisi 100 bini geçmemistir. Bunun üzerine Avrupa'da bir Nazi firtinasi estirildi. Bu firtinayla birlikte holokost (yahudi soykirimi) hikayeleri de bütün Avrupa'yi sardi. Bunun üzerine yahudilerin Filistin'e göçleri de hizlandi ve 1945'e gelindiginde Filistin topraklarina yerlesen yahudi sayisi sekiz yüz bini buldu. Yani Nazi firtinasi ve holokost masallari yahudi göçünün hiz kazanmasina ve "Israil" devletinin kurulmasi için gereken insan unsurunun olusmasina imkan saglamistir. Bundan dolayi Avrupali birçok tarihçi Nazi firtinasinin arkasinda uluslararasi siyonist örgütlerin oldugu görüsünü savunmustur. Tarihi gerçekler de bu görüsü desteklemektedir.
Ingilizler yerlerine yahudileri birakarak 1947'de Filistin'den çekilmeye basladilar. Bunun hemen arkasindan yahudiler kendi devletlerini kurabilmek için bir iç çatisma baslattilar. Birlesmis Milletler Genel Kurulu 1947'de Filistin topraklarinin Araplarla yahudiler arasinda paylastirilmasina dair bir karar aldi. 181 sayili bu karar Filistin topraklarinin % 55'ini ve verimli kisimlarini yahudilere, genellikle verimsiz ve çölden ibaret % 45'ini de Araplara veriyordu. Yahudilerin çikardiklari tedhis olaylari ve iç savas sebebiyle Ingilizler 1948'de Filistin topraklarindan tamamen çekildiler. Bunun ardindan yahudiler, BM'in kendilerine verdigi topraklarin üçte biri oraninda daha toprak isgal ederek 14 Mayis 1948'de Israil devletinin kurulus deklarasyonunu yayinladilar. Israil'in kurulusu ve bu kurulusun 181 sayili BM Genel Kurulu kararina dayandirilmasiyla 960 bin Filistinli Arap evsiz, mülteci durumuna sokuldu.
Filistinlilere yapilan zulüm ve iskencelerin yani sira Israil'in 52 yillik ömründe alti büyük savas vardir. Bunlarin birincisi 1948'de Israil'in kurulusuyla birlikte patlak veren savas, ikincisi 1956'da bu ülkenin Fransa ve Ingiltere'nin destegiyle Misir'a karsi açtigi savas, üçüncüsü 1967'de ABD desteginde Misir, Suriye ve Ürdün'e karsi gerçeklestirilen savas, dördüncüsü 1968'de Ürdün'e saldiri, besincisi 1973'te Israil tarafindan baslatilan Arap - Israil savasi, altincisi da 1982 Lübnan isgalidir. Bu ülkenin tek tarafli olarak gerçeklestirdigi, komsularina karsi saldirilar da eklenince Israil'in savassiz bir gününün geçmedigi söylenebilir.
Filistin halki da sürekli bir bagimsizlik mücadelesi verdi. Zaman zaman çesitli kanli çatismalar oldu. Ancak en genis çapli mücadele 8 Aralik 1987'de Filistin Islâmi Direnis Hareketi (HAMAS)'nin öncülügünde baslatilan intifadadir. Intifada, 7 Aralik 1987'de Filistinli isçileri tasiyan arabaya bir yahudinin kamyonetiyle çarparak dört Filistinlinin ölümüne dokuz Filistinlinin de yaralanmasina sebep olmasi üzerine basladi. Israil'in intifadayi durdurmak için basvurdugu uygulamalarin hiçbiri sonuç vermedi. Bunun üzerine gerçekte Filistin halkini temsil etmeyen bazi kisileri karsisina alarak onlarla baris görüsmeleri yapmaya basladi.
Filistin meselesinin "baris (!)" yoluyla bir çözüme kavusturulmasi için görüsmelere 1991 Ekim'inde Ispanya'nin baskenti Madrid'de baslandi. 1992'de de devam edildi. Ancak bütün yil boyunca aralikli olarak degisik yerlerde gerçeklestirilen baris görüsmelerinden herhangi bir sonuç alinamadi. Filistin Islâmi Direnis Hareketi, bu görüsmelere ve siyonistlerle pazarliga oturmaya basindan itibaren karsi çikti. Sonuçta 13 Eylül 1993 tarihinde Gazze-Eriha Anlasmasi olarak da bilinen Oslo Ilkeler Anlasmasi imzalandi. 4 Mayis 1994'te de Gazze bölgesinde ve Bati Yaka'nin Eriha kentinde bir özerk yönetim olusturulmasini öngören Kahire Anlasmasi imzalandi. Anlasmaya göre Filistin topraklarinin % 5'inden daha az bir kisminda siyonist Israil yönetimi kontrolünde, yerel hizmetleri yürütme ve iç güvenligi saglama disinda hiçbir yetkiye sahip olmayan bir özerk yönetim kurulacak buna karsilik siyonistlerin kalan Filistin topraklari üzerindeki hâkimiyeti resmen taninmis olacakti. Bunun arkasindan Bati Yaka'da özerk yönetimin kontrolüne verilecek sehir merkezinin yediye çikarilmasina dair Taba Anlasmasi imzalandi. Ancak bu anlasmada Bati Yaka'nin el-Halil sehri müstesna tutuldu. Sonra el-Halil'in sadece yüzde sekseninin özerk yönetime verilmesini, % 20'sinin ise isgal yönetiminin kontrolünde birakilmasini öngören el-Halil Anlasmasi imzalandi. Ünlü Hz. Ibrahim Camisi ise isgalcilerin kontrolüne birakilan bölgede yer almaktadir. Arkasindan Bati Yaka'daki kirsal bölgenin bir kisminin özerk yönetime devredilmesine dair Wye Plantation Anlasmasi imzalandi. Kudüs, mülteciler, su kaynaklarinin kullanilmasi, Bati Yaka'daki yahudi yerlesim merkezlerinin durumu vs. gibi bazi temel konular ise "nihai anlasma merhalesi"ne birakilmistir. Normalde bu merhalenin geçtigimiz yil baslamis olmasi gerekiyordu. Ancak Israil'in pürüz çikarmasi sebebiyle henüz baslatilamadi. Ayrica yukarida sayilan anlasmalarda görünüste özerk yönetime bir seyler veriliyormus gibi görünse de hepsinde Filistin halkinin gelecegine ipotek koyan, haklarinin gasp edilmesini mesrulastirmayi amaçlayan ihanet yönlü içerikler yer almaktadir. Biz bu anlasmalarin ihanet yönleriyle ilgili bilgileri degisik yayin organlarinda yayinlanan yazilarimizda verdik.
Islami Hareket: Filistin'deki Islâmi olusumlarin basinda kisa adi HAMAS olan Filistin Islâmi Direnis Hareketi gelmektedir. Bu hareket Müslüman Kardesler'in bir kolu sayilir. Hareketin çekirdegini de 1948'de Müslüman Kardesler'in kamplarinda egitilen Filistinli gençler olusturmuslardir. Ancak adini en çok 1987'de baslayan intifadadan sonra duyurmaya basladi. Intifadanin basindan beri öncülügünü etmistir. Hareketin en güçlü oldugu bölge Gazze'dir. Ancak Filistin'in diger bölgelerinde de öteki gruplardan daha güçlüdür. Özellikle üniversite ögrencileri arasinda etkilidir. Örgütün Izzettin Kassam Birlikleri adini tasiyan bir askeri kolu vardir. HAMAS, kurdugu özel okullar, yardim kuruluslari, saglik klinikleri, zekât komiteleri vasitasiyla da Filistin halkina hizmet etmektedir. Bu hizmetleriyle Filistin halkinin genis çapli destegini kazanmistir. "Yesil hat" içindeki bölgelerde faaliyet yürüten Islami olusum ise "Islami Hareket"tir. Bu olusum da Müslüman Kardesler cemaatinin çizgisinde ve HAMAS'la ayni paraleldedir. Farkli isimlerle çalisilmasinin sebebi "yesil hat" içinde kalan topraklarla diger bölgeler arasindaki statü farkidir. Bu olusum daha çok siyasi ve sosyal faaliyetlere agirlik vermektedir. Olusumun lideri Raid Salah da "yesil hat" içinde kalan Ummu'l-Fahm sehrinin belediye baskanidir. Islami Hareket yerel seçimlere giriyor ancak Israil'in parlamentosu niteligindeki Knesset'e girmeye ve Israil parlamento seçimlerinde oy kullanmaya karsi çikiyor.
HAMAS'tan sonra Islâmi Cihad Örgütü gelir. Bu örgüt kurulusunu 1986'da gerçeklestirdi ve bazi küçük Islâmi gruplari bünyesinde topladi. Halk arasinda genis bir taraftar kitlesine sahip degildir. Islami Cihad Hareketi'nin kurucusu Malta'da sehit edilen Dr. Fethi Sikaki'dir. Su anki lideri Dr. Ramazan Abdullah Sallah'tir.
Ekonomi: Yahudilerde kisi basina düsen ulusal gelir 11.330 dolardir. Bu miktar Bati Yaka bölgesindeki Filistinlilerde 1200 dolar, Gazze'deki Filistinlilerde ise 550 dolar civarindadir. "Yesil hat" içinde kalan topraklarda yasayanlarin % 21'i sanayi sektöründe, % 3.3'ü tarim alaninda, Bati Yaka'da yasayanlarinsa % 13'ü sanayi sektöründe, % 20'si tarim alaninda çalismaktadir. "Yesil hat" içinde kalan topraklarin % 28'i, Bati Yaka topraklarinin % 32'si tarima elverislidir. Yahudilerde ortalama 5 kisiye, Bati Yaka bölgesindeki Filistinlilerde 16 kisiye, Gazze bölgesinde de 30 kisiye bir motorlu ulasim araci düsmektedir.
Gazze bölgesinin ekonomik durumu hakkinda ayrica su bilgileri vermekte yarar görüyoruz: Bölge ekonomisi daha çok tarim, sanayi ve balikçiliga dayanir. Yetistirilen tarim ürünlerinin basinda çesitli sebze ve meyveler gelir. Tarim ürünlerinden elde edilen gelirin gayri safi yurtiçi hasiladaki payi % 22'dir ve çalisan nüfusun % 19.5'i bu alanda is görmektedir. Önceleri daha çok balik avlaniyor ve nüfusun %11'i geçimini balikçilikla sagliyordu. Ancak sözde özerk yönetimle isgal devleti arasinda imzalanan anlasmalarla "özerk yönetim"in sinirlarinin deniz kiyisinda bittigi kabul edilerek Gazzelilerin Akdeniz'de balik avlamalarina yasak kondu. Bu ise onbinlerce insanin issiz sekilde ortada kalmasina sebep oldu. Yine söz konusu anlasmalardan önce çok sayida Gazzeli "yesil hat" içine girerek çalisma imkani bulabiliyordu. Ama bu anlasmalardan sonra girisler zorlastirildigindan on binlerce insan da bu yüzden issiz kaldi. Dolayisiyla Gazze bölgesinde bugün issizlik orani % 60'a fakirlik orani ise % 97'ye çikmistir. Bu durum söz konusu anlasmalarin gerçek yüzünü gösteren hakikatlerden sadece iki kisa not. Anlasmalarin gerçek yüzü incelendiginde ne büyük ihanetler içerdigi çok daha belirgin bir sekilde anlasilacaktir.
Saglik: "Yesil hat" içindeki topraklarda ortalama 350 kisiye, Bati Yaka'da 1500 kisiye, Gazze'de ise 2000 kisiye bir doktor düsmektedir.
Feyiz ve bereketin coştuğu mübarek gecelerimizden biri de Miraç Gecesidir. Miraç bir yükseliştir, bütün süfli duygulardan, beşeri hislerden ter temiz bir kulluğa, en yüce mertebeye terakki ediştir. Resulullahın (a.s.m.) şahsında insanlığın önüne açılmış sınırsız bir terakki ufkudur. Bu ulvi seyahat, mucizelerin en büyüğüdür. Miraç mucizesi Kur'ân-ı Kerimde âyetlerle anlatılmış ve varlığı inkâr edilemeyecek bir şekilde ortaya konmuştur. Bu îlâhî yolculuğun ilk merhalesi olan Mescid-i Aksâya kadarki safha Kur'ân'da şöyle anlatılır:
“Âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan alıp çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O her şeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla görendir.” (İsra Suresi, 1)
Miraçın ikinci merhalesi de Mescid-i Aksâdan başlayarak semânın bütün tabakalarından geçip tâ İlâhi huzura varmasıdır. Bu safha da Necm Sûresinde şöyle' anlatılır:
“O ufkun en yukarısında idi. Sonra indi ve yaklaştı. Nihayet kendisine iki yay kadar, hatta daha da yakın oldu. Sonra da vahyolunacak şeyi Allah kuluna vahyetti. O’nun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi O’nun gördüğü hakkında onunla mücadele mi edeceksiniz? And olsun ki onu bir kere daha hakiki suretinde gördü. Sidre-i Müntehâda gördü. Ki, onun yanında Me'vâ Cenneti vardır. O zaman Sidre'yi Allah'ın nuru kaplamıştı. Gözü ne şaştı, ne de başka bir şeye baktı. And olsun ki Rabbinin âyetlerinden en büyüklerini gördü.” (Necm Suresi, 7-18.)
Miraç nasıl oldu? Miraç, Receb ayının 27. Gecesi Cenab-ı Hakkın daveti üzerine Cebrail Aleyhisselâmın rehberliğinde Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamın Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksâ'ya, oradan semaya, yüce âlemlere, İlâhî huzura yükselmesidir. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam Mescid-i Haramdan (Mekke'den), Mescid-i Aksâ'ya (Kudüs'e) ata benzer beyaz bir Cennet bineği olan Burak ile geldi. Kudüs'e gelmeden yol üzerinde Hz. Musa'nın makamına uğradı, orada iki rekât namaz kıldı, daha sonra Mescid-i Aksâ'ya geldi. Orada bütün peygamberler kendisini karşıladı. Miraçını kutladılar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam burada peygamberlere iki rekat namaz kıldırdı, bir hutbe okudu. Bir rivayette Hz. İsa'nın doğduğu yer olan Betlaham'a uğradı, orada da iki rekât namaz kıldı. Ve bugün Kubbetü's-Sahra'nın bulunduğu yerden Muallak Taşının üzerinden Miraça yükseldi.
Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü, Onlar kendisine “Hoş geldin” dediler, tebrik ettiler. Bundan Sonra Hz. Cebrail ile birlikte imkân ile vü-cub ortası (kâinatın bittiği yer) Sidretü'l-müntehâ'ya geldiler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü. Sonra hergün yetmiş meleğin ziyaret ettiği Beytü'l-Ma'mur'u ziyaret etti. Hz. Cebrail'in buradan öteye gitmesi mümkün değildi. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bundan sonra Refref adında bir vasıta ile zaman ve mekândan münezzeh (uzak) olan Cenab-ı Hakkın cemaliyle müşerref oldu. Süleyman Çelebi'nin dediği gibi
“Aşikâre gördü Rabbü'l-izzeti/Âhirette öyle görür ümmeti” İnşaallah...
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Rabbinin huzurundan döndükten sonra Hz. Musa ile karşılaştı., “Allah ümmetine neyi farz kıldı?” diye sorunca, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam “50 vakit namaz” buyurdu.
Hz. Musa'nın, “Rabbine dön, azaltması için Rabbinden niyazda bulun, ümmetin buna güç yetiremez” demesi üzerine, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, beş sefer Cenab-ı Hakka niyazda bulundu, her seferinde 10 vakit indi, sonunda beş vakitte karar kıldı.
Daha sonra Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Hz. Cebrail'in rehberliğinde Cenneti, Cehennemi, âhiret menzillerini ve bütün âlemleri gezdi, gördü, Mekke'ye döndü.
Sabah olunca Kabe'nin yanında Mekkelilere Miraçı anlattı. Onlar Peygamberimizden delil istediler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam de onlara yolda gördüğü kafilelerinden haber verdi. Kureyşliler hemen kafileleri karşılamak için Mekke dışına çıktılar. Gelenleri aynen Peygamberimizin Aleyhissalâtü Vesselam haber verdiği gibi gördüler, ama iman nasip olmadı.
Ama yine de Peygamberimizden üst üste Miraça çıktığına dair delil istediler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Kudüs'e, Mescid-i Aksâ'ya uğradığını anlatınca Kureyşliler, “Bir ayda gidilebilen Bir yere Muhammed nasıl bir gecede gidip gelebilir?” diye itiraz ettiler, ardından da Mescid-i Aksâ'yı görmüş olanlar, “Mescid-i Aksâ'yı bize anlatır mısın?” diye Peygamberimize soru yönelttiler.
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam şöyle anlattı: “Onların yalanlamalarından ve sorularından çok sıkıldım. Hatta o ana kadar öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim. Derken Cenab-ı Hak birden Beytü'l-Makdis'i bana gösterdi. Ben de ona bakarak her şeyi birer birer tarif ettim. Hatta bana, ‘Beytü'l-Makdis'in kaç kapısı var?’ diye sordular. Halbuki ben onun kapılarını saymamıştım. Beytü'l-Makdis karşımda görününce ona bakmaya ve kapılarını teker teker saymaya ve anlatmaya başladım.”
Bunun üzerine müşrikler: “Vallahi dos doğru tarif ettin” dediler, ama yine de iman etmediler.
O esnada Hz. Ebû Bekir çıkageldi, müşrikler durumu ona haber verdiler. Hz. Ebû Bekir, “Eğer bu sözleri ondan duymuşsanız seksiz şüphesiz doğrudur” diyerek hemen tasdik etti ve bundan sonra Hz. Ebû Bekir “Sıddîk, tereddütsüz inanan” ünvanını aldı.
Peygamberimiz neden mirac’a çıktı? Bir padişahın iki türlü konuşması vardır. Biri, bir vatandaşla telefon ederek küçük bir meseleyi görüşmesi. Diğeri de devlet başkanı, halifelik yönü ve milletin idarecisi olarak, emirlerini her tarafa duyurmak için özel bir elçisi ile konuşması, sohbet etmesi, onun aracılığı ile ferman yayınlamasıdır. Bu örnekte olduğu gibi Cenab-ı Hakkın da kulları ile iki tarzda muhatap olması vardır. Biri, özel ve cüz'i, diğeri de geniş ve genel mahiyette bir konuşması. Cenab-ı Hakkın bazı velilerle özel ve cüz'i anlamda ilham etmesi birinciye örnektir.
Ama Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bütün velayet mertebelerinin üstünde bir büyüklük ve yücelikte, kâinatın Rabbi, bütün varlıkların Yaratıcısı olarak Cenab-ı Hakkın sohbetine müşerref olması ise ikinci ve mükemmel olanına misaldir.
Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam elçiliği iki taraflıdır. Birisi halktan Hakka, diğeri de Haktan halka. Birisi mi'râcin bâtıni tarafı olan velayet yönüdür, diğeri de zahiri tarafı olan risalet yönüdür.
Yani Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam bizi temsilen Cenab-ı Hakkın huzuruna çıktı, başta insanlar olmak üzere bütün varlıkların ibadet, kulluk, tesbih ve zikirlerini toplu olarak (askerin komutana tekmil vermesi gibi) arz etti. Bu yönüyle Miraç halktan, insanlardan, varlıklardan Hakka bir gidiştir. Diğeri de Cenab-ı Hakkın biz kullarından istediklerini, emir ve yasaklarını Resul olarak getirmiştir. İbadetlerin özü ve esası olan beş vakit namazı Miraç hediyesi olarak getirmesi gibi...
Peygamberimiz, Allah ile nasıl görüşebilir? Soru: “Bize herşeyden daha yakın olan Cenab-ı Hakka binlerce senelik mesafeyi aşarak yetmiş bin perdeyi geçtikten sonra Rabbiyle görüşmesi ne demektir?”
Cenab-ı Hak herşeye herşeyden daha yakındır, fakat herşey O’ na sonsuz şekilde uzaktır. Meselâ, güneşin insan gibi aklı olsa da bizimle konuşacak olsa, elimizdeki ayna aracılığıyla bizimle konuşabilir. Diğer taraftan biz bir çeşit ayna olan gözümüzle güneşe yaklaşabiliyoruz. Oysa güneş bize 150 milyon km. uzaklıkta bulunuyor, hiçbir şekilde ona yanaşamayız. Güneşe bir derece yaklaşmak için ancak Ay kadar büyümek lazım. Bu da mümkün değildir. Bu misalde olduğu gibi, gerçek anlamda Cenab-ı Hak herşeye yakındır, ama herşey ona sonsuz derece uzaktır. Ancak Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam, Cenab-ı Hakkın lütfuyla bir anda binlerce perdeyi geçerek Miraça yükselmiş; bütün manevi mertebeleri aşarak huzura varmıştır.
Bir insan nasıl göklere çıkabilir? Soru: “Bunun bir örneği var mıdır? Bir uçak ancak 10-15 bin metre yukarı çıkabiliyor, bir uzay gemisi ancak Ay'a ve Venüs'e ulaşabiliyor. Bir insan birkaç dakika gibi kısa bir sürede milyonlarca metre uzaklara nasıl gidip gelebilir?”
Yerküremiz, yani Dünya bir yılda yaklaşık 188 saatlik bir mesafeyi bir dakikada döner, yirmi beş bin senelik mesafeyi bir senede alır. Bu muazzam hareketi ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir Kudret, bir insanı Arş-ı Âlâya getiremez mi? Güneşin çevresinde o ağır cisim olan dünyayı gezdiren bir hikmet bir insan bedenini şimşek gibi Rahman'ın Arşına çıkaramaz mı?
Cenab-ı Hak görünen ve görünmeyen âlemlerdeki güzellikleri göstermek için, kâinat fabrikasını ve merkezini gezdirmek, insanlığın amel ve ibadetlerinin âhiretteki neticesini göstermek için Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamı oralara davet etmesi gayet makuldür. Sadece ruhu ve kalbi ile değil, bu seyahate bedeninin de iştirak etmesi gerekir.
Görünen âlemin anahtarı olan gözünü, işitilen âlemin anahtarı olan kulağını Arşa kadar birlikte alması gerektiği gibi, ruhunun sayısız görevlerini üstlenen âlet ve makinesi hükmünde olan mübarek bedenini Arşa kadar çıkarması akıl ve hikmet gereğidir.
Zaten Cenab-ı Hak Cennette bedeni ruha arkadaş ediyor. Çünkü pekçok kulluk görevine ve sınırsız lezzetlere ve acılara beden kaynaklık etmektedir. Öyle ise bu mübarek beden ruha arkadaşlık edecektir. Cennette ruh bedenle birlikte olacaksa Cennetü'1-Me'vâ'nın gövdesi olan Sidretü'l-Müntehaya Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamın zatının arkadaşlık etmesi hikmetin tâ kendisidir.
Peygamberimiz Miraça sadece ruhen çıkmış olsaydı, zaten mucize olmazdı. Çünkü her veli ruhen ve kalben o âlemlere çıkabiliyor.
Cenab-ı Hakkın sanatında hareket ve hızın derecesi farklı farklıdır. Sesin hızı ile ışığın hızı, elektriğin hızı, hatta ruhun ve hayalin hızı birbirinden bütünüyle farklıdır. Gezegenlerin hızları da birbirinden farklıdır. Meselâ ışığın hızı 300.000 km/sn iken sesin hızı 360 km/sn'dır.
Acaba Peygamberimizin lâtif bedeninin yüce ruhuna tabi olması, ruh hızında hareketi nasıl akla ters gelebilir?
Yine bir insan on dakika uyusa bazı olur ki, bir yıllık iş görebilir. Hatta bir dakikada insanın gördüğü rüyayı, rüyada işittiği sözleri, konuştuğu kelimeleri toplansa uyanıkken bir gün, belki daha fazla bir zaman gerekir.
Demek ki bir zaman dilimi iki kişiye göre değişebiliyor, birisine bir gün, diğerine de bir yıl hükmüne geçebilir.
İşte Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, Burak'a binerek şimşek gibi bütün kâinatı gezip İlâhi huzura çıkıp Rabbiyle sohbet şerefine ermiş, Onun cemalini görmüş, emirlerini alıp dönüp gelmiştir.
Miraçın benzeri bir olay var mıdır? Soru: "Peygamberimizin Miraça çıkması mümkündür. Fakat her mümkün gerçekleşmiyor. Bunun bir benzeri var mı ki kabul edelim?"
Miraçın çok örnekleri vardır: Bir insan, gözüyle bir saniyede Neptün gezegenine çıkabilir. Bir bilim adamı, astronomi kanunlarına binerek tâ yıldızların arkasına bir dakikada gidebilir. İman sahibi her insan, namazın hareketlerine düşüncesini bindirerek bir çeşit Miraçla kâinata arkasına alarak İlâhî huzura girebilir. Kalb gözü açık bir veli, İlâhî sırlara kırk günde ulaşabilir. Hattâ Abdülkadir Geylânî ve İmam-ı Rabbanî gibi bazı evliyanın bir dakikada Arş-ı Âlâya kadar ruhen çıktıkları bildiriliyor. Yine nurlu bir cisme sahip olan melekler bir anda yerden Arşa, Arştan yeryüzüne gidip geliyorlar. Cennette, Cennet ehli mü'minler, Cennet bahçelerine kısa bir zamanda çıkabiliyorlar.
Bu kadar örnekler gösteriyor ki, bütün evliyanın sultanı, bütün mü'minlerin imamı, bütün Cennet ehlinin reisi ve bütün meleklerin makbulü olan Resul-i Ekrem Efendimizin bir anda Miraça çıkması, dönmesi, bütün yüce âlemleri gezip görmesi gayet makuldür ve şüphesizdir.
Birincisi: Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bütün iman hakikatlerini gözleriyle gördü. Melekleri, Cenneti, âhireti, hattâ Cenab-ı Hakkın cemâlini gözleriyle müşahede etti. Sözlerinde ve vaadinde en küçük bir hilafı, aksi beyanı olmayan o yüce insan mü'min ruhlara manen şöyle diyordu: “Sizin inandığınız, melekleri, âhireti, Rabbinizin Nur cemâlini bizzat gördüm; bu iman esasları vardır, mevcuttur; tereddüt ve şüphe etmeyiniz.” Böylece mü'minler sonsuz bir imana ermenin saadetine kavuştular.
İkincisi: İnsan herşeyi merak ediyor. Ayda hayat var mı, yok mu diye araştırıyor. Halbuki Ay O Ezelî Sultanın memleketinde ancak bir sinek kadar yer kaplıyor.
Mü'minler merak ediyorlar. “Rabbimiz bizden ne istiyor? Acaba ne yaparsak Rabbimiz bizden razı olur? Bir yolunu bulsak da doğrudan doğruya Rabbimizle muhatap olsak, bizden ne istiyor, anlasaydık” derken, İki Cihan Serveri yetmiş bin perde arkasından ezel ve ebed Sultanının razı olacağı amelleri Miraç meyvesi olarak getirdi beşere hediye etti. Bu hediye başta namaz olmak üzere İslâmın diğer esasları ve ibadetleridir.
Üçüncüsü: Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam ebedî saadet definesinin anahtarını alıp getirmiş, cinlere ve insanlara hediye etmiştir. Peygamber Efendimiz kendi gözüyle Cenneti görmüş, sonsuz saadetin varlığını müşahede etmiş ve bu büyük müjdeyi haber vermiştir. Öyle ki, bir adama idam edileceği anda affedilerek padişahın yakınında bir saray verilse ne kadar sevinir. Öyle de bütün cinler ve insanlar sayısınca toplu bir müjde olan bu sevinç ne kadar önemli ve değerlidir.
Dördüncüsü: Peygamber Efendimiz Miraçta Cenab-ı Hakkın cemalini görme nimetini tattı. Bu manevi nimetin Cennette mü'minlere de nasip olacağı müjdesini verdi. “Ayın on dördünü nasıl açıkça gözünüzle görüyorsanız, Rabbinizi de öyle Cennette apaçık göreceksiniz” buyurarak bu ezelî müjdeyi bizlere hediye olarak getirdi.
Beşincisi: İnsan kâinatın en kıymetli bir meyvesi ve Kâinat Sahibinin en nazlı bir sevgilisi olduğu Miraçla anlaşıldı. Kâinata nisbetle küçük bir varlık, zayıf bir canlı olan insan bu meyve ile öyle bir dereceye çıktı ki, bütün varlıklar üzerinde bir makam ve mevki kazandı. Çünkü rütbesiz bir askere, “Sen paşa oldun” dense ne kadar sevinir. Öyle de âciz, fani, devamlı ayrılık ve zeval tokadını yiyen biçare insana birden, "Sonsuz ve baki bir Cennette Rahman ve Rahîm olan Allah'ın rahmetine gireceksin" dendiğinde o insan ne kadar büyük bir mevki ve makama çıkar. Cennette hayal hızında, ruh genişliğinde, akıl akıcılığında, kalbin bütün arzularında Cenab-ı Hakkın ebedi mülkünde seyir ve seyahate erecektir. Cenab-ı Hakkın nur cemalini seyretme nimetini tadacaktır. Böyle bir insanın kalb ve ruhu ne kadar büyük bir sevince kavuşur değil mi? Miraçın bu meyvesi insanın en büyük arzu ve hedefidir. (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, 31. Söz.)
Miraç Gecesi Namazı Miraç gecesi kılınacak namaz on iki rekattır. İki rekatte bir selam verilerek kılınacak olan namaz on iki rekat ile bitirilir. Her rekatte Fatihadan sonra on kere ihlas okunur. Kılınma zamanı yatsı namazı kılındıktan sonra, imsak vaktine kadar ki herhangi bir vakit olabilir. Bu oniki rekat namaz bittiği zaman selamdan sonra yüz defa :
“Sübhanallahi vel hamdülillahi vela ilahe illallahü vallahü ekber vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyül azim” duası okunur.
Ardından da yüz kere istiğfar yapılır.
Miraç Gecesinin Gündüzünde Kılınacak Namaz Miraç gecesinin gündüzünde öğlen namazını kıldıktan sonra sonra dört rekat namaz kılınır. Bu namazın;birinci rekatında Fatiha’ dan sonra bir kere Felak suresi, ikinci rekattan sonra bir kere Nas suresi, üçüncü rekatta üç kere Kadr suresi, dördüncü rekatta elli kere İhlas suresi okunur.
Sevgiyi anlatmak imkansiz gibidir.. Sana olan sevdam gibi imkansiz.. seni sana anlatamam.. Anlatsamda kelimeler yetersiz kalir.. Sevgimi icime atsam sigmazki?! Seni düsünmemek elimde mi saniyorsun? Umutlarimi tren raylarinda biraktim.. Hani seni düsünmek icin gittigim otren raylari.. Yüregimide koydum trene,ezsin umutlarimi ,alsin gitsin yüregimi!! en uzaklara..benden cok uzaklara.. Sensizlik nedir? anlatilmazki.. imkansizligin ötesindeki hayalin pesinden kosa kosa yoruldu.. bedenim,ruhum,yüregim,beynim... Caresi varmi söylesene birtanem? Ben sevgini yüregime gömmüsüm.. icimde bir mezar var.. suladikca cicek acar..sevdam.. deli sevdam.. soldukca canim yanar.. Beklersem Birgün gelecekmisin imkansiz askim?
Hazırlayan: Dr. Ersin Uskun Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Akraba evliliği, eşler arasında kan bağı bulunması yani aynı atadan gelme durumudur. Kanbağı olan akrabalar, toplumun genelinde görülen ortak gen yüzdesinin dışında, ayrıca akraba oldukları için ve bunun derecesine göre daha da fazla ortak genleri vardır. Akraba evlilikleri genetik danışmanlık hizmetinin verilmesini gerektirir. Genetik danışmanlıkta ise önemsenmesi gereken üç önemli konu vardır:
1. Çiftler arasındaki akrabalığın doğru olarak saptanması ve soyağacının çıkarılması,
2. Ailede kalıtsal nedenli bir hastalık riskinin böyle bir evlilikte nasıl etkileneceği,
3. Zararlı bir genin, çiftin her ikisi tarafından çocuğa aktarılma riski ne kadar yüksektir ki buna bağlı çocuk hasta olsun.
Akraba evliliği genetik hastalıkların epidemiyolojisini etkileyen önemli durumlardan biridir ve dünya toplumunun %20'si belki de daha fazlası tarafından yeğlenmektedir. Doğan çocukların en azından %8.4'ü akraba evliliklerinden doğmaktadır. Özellikle Batı Akdeniz ve Güney Hindistan'da çok yaygındır. Akraba evliliği yapan popülasyonda özürlü çocuk doğma riski diğer popülasyona göre iki kat artarak %8-9 olmaktadır.
Eski devirlerden beri toplum ve dini topluluklar akrabalar arası evlilikler için bazı yasaklar getirmişlerdir. Bu sınırlamalar kökenini olasılıkla biyolojik bilgi ve deneyimlerden değil, sosyal gereklilikten almıştır. Bir insan toplumunun insest tabuları olmaksızın kurulması olası değildir. Ayrıcalıklı durumlarda kardeşler arası evlilikler bile kabüllenilmiş ve hatta firavunlarda olduğu gibi desteklenmiştir. İslam aleminde kuzen evlilikleri kabul görürken, kardeşle, amca, teyze, dayı, hala gibi akrabalarla ve sütanne ile evlenmek yasaklanmıştır. Bütün Hıristiyan aleminde ise halen birinci derece kuzen evlilikleri kabul edilmemekte ve böyle evlilikler için katolik kilisesinden özel izin almak gerekmektedir. Kilisenin aynı zamanda vaftiz baba ile onun vaftiz çocuğunun da evliliklerini yasaklamış olması bu yasakların biyolojik temellerin dışında başka inanışlara bağlı olduğunu göstermektedir.
Birinci dereceden kuzen evlilikleri diye isimlendirebileceğimiz kardeş çocuklarının evlilikleri, ülkemizde en sık rastlanan akraba evliliğidir. Almanya'da kuzen evliliklerine çok ender rastlanmaktadır. Halkın eğitim düzeyinin ve genetik hastalıklar konusundaki bilgisinin artması, bu tür evliliklerin oranının %0.3'ün altına düşmesine ve hatta büyük şehirlerde daha da azalmasına neden olmuştur. Başka kültürlerde ise yakın akraba evlilikleri ekonomik çıkarlar, çiftin ailelerinin birbirini daha yakın tanıyor olması, coğrafi konum gibi nedenlerle desteklenebilmektedir.
Japonya'da yapılan çalışmalarda akraba evlilikleri oranı %6 dolayındadır; hatta adalarda izolasyon nedeniyle %29'a yükselebilmektedir. Arap ülkeleri, Güney Hindistan, Mısır ve Türkiye gibi ülkelerde ise bu oran daha da yüksektir. Buna karşılık Avrupa ve Amerika'da ise kuzen evliliklerinden doğacak çocukların sakatlıklar, kalıtsal hastalıklar ve zeka özürlü olma durumlarından muzdarip olacakları görüşü yaygındır. Bu nedenle bu ülkelerde bu tip evliliği olan çiftler sıklıkla genetik danışmanlık istemektedirler.
Dr. Serim Timur'un "Türkiye'de Aile Yapısı" kitabından:
Eş seçiminin, tamamen serbest olduğu ve kişilerin kendi eğilimlerine bırakıldığı toplumlarda, insanların çok azının akrabaları ile evlendikleri sonucu çıkarılmıştır. Türkiye'de evli çiftlerin yaklaşık olarak üçte birinin birbirleriyle akraba oldukları görülmüştür (%29.2). Akraba olan eşlerin %80'i kardeş çocuklarıdır. Özellikle erkek kardeş çocuklarının birbiriyle evlendikleri görülmektedir.
Akraba olan eşlerin oranı Ankara, İstanbul ve İzmir'de %17 iken, diğer kentlerde %19'a, köylerde %36'ya çıkmaktadır. Kocası akraba olan kadınların %29'u amcalarının oğlu, %49'u dayı, hala ya da teyze oğlu olmak üzere kuzenleriyle evlenmişlerdir. İkinci kuşak kuzenler arası yani kardeş torunlarının evlenme oranı %5'dir. Bunların dışında kalan akraba evliliklerinin, diğer uzak akrabalar arasında yarı yarıya dağıldıkları görülmektedir. Akrabalar arası evliliği, geniş ve ataerkil aile biçimleri pekiştirmektedir. Akrabası ile evli olanların oranı, kuruluştan beri çekirdek aile olan ailelerde %20 iken, ataerkil geniş ailelerde %34'e çıkmaktadır. Köylerde bütün aile biçimlerinde akraba evliliği diğer yerleşim yerlerinden daha yüksektir. Bölgeler arası değerlendirmede en düşük oran %20 ile Batı Anadolu'da, en yüksek oran ise %37 ile Doğu Anadolu'dadır. Ancak Batı Anadolu'da da ataerkil ailelerde çekirdek ailelere göre oranın yüksek olduğu görülmektedir.
Akraba evliliğinde önemli olan sorun sağlıklı olan bireylerin genlerinde taşıdıkları hastalıkların çocuklarına aktarılmasıdır. Bu açıdan önemli olanlar ise otozomal resesif ve bazı multifaktöryel geçişli hastalıklardır.
İnsan geni, bilinen yüzlerce resesif hastalıktan birine yol açabilecek 6-8 aleli heterozigot olarak taşır. Birinci derece kuzenler arası evliliklerde genlerin 1/8'i paylaşıldığında genetik olarak belirlenen hastalık riski %3'dür. Söz konusu tehlike aralarında kan bağı bulunmayan ana-babalardan doğan çocuklarda %2'dir. Birinci dereceden kuzenler arasındaki evliliklerde kendiliğinden düşük, ölü doğum, prematürite, beyin felci, multifaktöryel durumlarla (doğuştan kalça çıkığı gibi) sık karşılaşıldığı ancak bu insidans artışının düşük olduğu belirtilmektedir.
Hastalıklı genler açısından heterozigotluk oranının çok yüksek olduğu kapalı toplumlarda yapılan evlilikler sonucu hastalık ortaya çıkma riski daha yüksek olduğundan bu tür toplumlarda akraba evlilikleri ayrı bir önem kazanmaktadır. Örneğin; Musevilerde olduğu gibi, akraba popülasyonlarına ait olmaları nedeniyle de yakın akraba olabilirler. Bu nedenle çok sayıda ortak genleri olabilir. Genetik bir hastalık olan Tay-Sachs hastalığı için sağlıklı bir bireyin taşıyıcı bir kişiyle evlenme riski böyle kapalı toplumlarda 1/20 iken, normal populasyonda 1/400 gibi düşük bir orandadır.
Genetik geçişleri daha iyi anlamak için kısaca terimleri açıklayalım:
Genler yani temel kalıtım birimleri, DNA molekülleridir. DNA genetik kodu oluşturur, binlerce gen kromozomlarca taşınır. Bu kromozomlar hücrelerin çekirdeklerinde bulunan çomak benzeri oluşumlardır. İnsanlarda her hücre normal olarak 23 çift halinde 46 tane kromozom taşır. Bunların 22'si homolog kromozomdur. Cinsiyet kromozomu olan bir çifti ise bireyin cinsiyetini belirler.
Genler kromozomlar üzerinde lineer dizilmiş ve her bir genin kendine özel bir yeri vardır. Bu yerlerin sayısı ve düzenlenişi homolog kromozomlarda (cinsiyet kromozomları dışındakilerde) birbirinin aynıdır. Homolog yerlerde bulunan genler alel olarak adlandırılır. Her bireyde tüm genler için, herbiri bir kromozom çiftinin tek bir tanesinde yer alan 2 alel vardır. Özel bir gen konusunda bir çift birbirinin aynı alel taşıyan bir kimse homozigot; birbirinin aynı olmayan aleller taşıyan kimse heterozigottur. Eğer bir gen etkisini yalnızca tek bir kromozom üzerinde bulunduğu halde gösterebiliyorsa bu dominant gendir. Resesif bir gen ise etkisini yalnızca bir kromozom çiftinin iki üyesi üzerinde bulunduğunda gösterebilir.
Otozomal resesif hastalıklarda genetik geçişin özellikleri:
1. Bu tür kalıtımda cinsiyet ayrımı yoktur.
2. Sağlıklı ana-babadan doğan çocuk hasta ise hem anne hem de baba taşıyıcıdır (heterozigot).
3. Normal olan ana-babanın çocuklarının ¼'ünde hastalık görülmesi, ½'sinin taşıyıcı olması, ¼'ünün ise genotipik olarak da tamamen sağlıklı olması beklenir.
4. Hasta kişi ile genotipik olarak da tamamen sağlıklı birey evlenecek olursa çocuklarının hepsi taşıyıcı olacaktır.
5. Hastalıklı bireyle, taşıyıcı kişi evlenecek olursa çocuklarının yarısı hasta, yarısı taşıyıcı olacaktır.
6. Taşıyıcılar, fenotipik olarak tamamen sağlıklıdırlar ama hasta genleri bir sonraki kuşaklara geçiren taşıyıcı görevini görürler. Hastalığın nedeni protein eksikliği gibi bir durumsa taşıyıcılar sağlıklı olmakla birlikte çoğu zaman bu protein onlarda da normalin altındadır.
7. Hastalıklı bir çocuğun kardeşlerinde hastalık çıkma riski %25'dir ve aile bu tehlikenin her gebelik için aynı olduğunu iyice kavramalıdır. Yani ailenin bir tane hasta çocuğu oldu diye bu risk azalmış değildir.
Burada şunu hemen eklemeliyiz ki; kan bağı olmadan da bu hastalıklar iki taşıyıcı
evlenirse ortaya çıkabilir. Ancak daha önce de belirtildiği gibi, aynı tip hastalıklı genle karşılaşma riski akrabalık olduğunda daha yüksek olacağından, özellikle ailesinde otozomal resesif geçişli hastalık bulunan bireylerin mutlaka genetik danışmanlık almaları ve yakın akrabası ile evlenmiş olmaları durumunda ortaya çıkacak tehlikeler hakkında bilgilenmeleri gerekmektedir.
Bu hastalıklardan en çok rastlananı kistik fibrozistir ve ortalama sıklık 2000 de 1'dir. Kistik fibroziste etkilenen en önemli organlar epitel yapılardır. Dokuların salgı, solunum ve emilim özellikleri bozulur. Buna bağlı pulmoner komplikasyonlar, gastrointestinal sistem komplikasyonları ortaya çıkar. Kistik fibrozis vakfı hasta kayıt bölümü bilgilerine göre kistik fibrozisli hastaların yaşam süresi ortalama 27 yıldır.
Fenilketonüri; özellikle beyni etkileyen bir hastalıktır. Türkiye'de fenilketonüri sıklığı 5000 de 1'dir. Fenilalanin'in tirozin hidroksilasyonundaki enzim defekti sonucu fenilalanin yıkılamaz ve hastalık oluşur. Erken tanıyla fenilalaninsiz diyet ile normal zeka düzeyine erişilebilir. Yenidoğan döneminde fenilketonüri taraması, ülkemizde Sağlık Bakanlığı'na bağlı kuruluşlarda rutin hizmetler arasında verilmektedir. Doğumdan sonraki 5-10 gün içinde birkaç damla kan ile basit ve ucuz bir yöntemle (Guthrie testi) hastalık saptanabilir.
Talasemi major; özellikle Akdeniz Bölgesi’nde taşıyıcılığı yüksek bir kan hastalığıdır. Hemoglobindeki defekte bağlı gelişir. Etnik gruplarda talasemi trade oranı %3-5'dir. Anemi ağırdır, büyüme geri kalır ve kalp yetmezliği gelişir. Tedavi ile 40 yaşa kadar yaşam uzatılabilir. Son yıllarda ülkemizde evlenmek üzere olan çiftlerde evlilik öncesi taşıyıcılık için taramalar yapılmaktadır.
Sonuç olarak; Ülkemizde yüksek oranda görülen (yaklaşık %25 oranında) akraba evlilikleri için, genetik danışma hizmetinin sağlık hizmetleri içinde, özellikle de birinci basamak sağlık hizmetleri içinde kurgulanması uygun bir yaklaşım olacaktır.